Sitenin açılış tarihi:07.01.2004

 

YURTSAN ATAKAN YİNE UYARIYOR!

DİNLEYİN ...

Yurtsan ATAKAN
TV'de başlatılan sansür devri İnternet'e de sıçrayacak

HÜRRİYET 11 MAYIS 2005 KELEBEK

Yıllardır yazıyorum, okurlarım dışındakilere dinletemiyorum. Kelebek'in yetenekli sayfa tasarımcısı Ramazan Daşçı'dan rica ettim, köşemin isminde kullanılan fotoğrafıma sanal bir sakal taktıYıllardır yazıyorum, okurlarım dışındakilere dinletemiyorum. Kelebek'in yetenekli sayfa tasarımcısı Ramazan Daşçı'dan rica ettim, köşemin isminde kullanılan fotoğrafıma sanal bir sakal taktı!

Belki şimdi Avrupa Birliği, türban, Kıbrıs, ABD karşıtlığı ve para piyasalarından başkasına ciddi konu demeyenlerin de dikkatini çekmeyi başarabilirim. Yıllardır yazmaktan parmak uçlarımda tüy bitti ama hazır sakalı bulmuşken tekrar edeyim:

‘Türkiye'de yıllardır İnternet'in sansürlenmesini kolaylaştıracak bir zemin yaratılıyor.'

Ertuğrul Özkök geçen gün RTÜK'ün şifreli ve paralı erotik kanalları yasaklayan kararının anlamsızlığını, ‘Bugün artık bırakın erotik filmleri, pornoya ulaşmak bile sıradan bir İnternet kullanıcısı için basit bir iştir', diyerek vurguluyordu.

Evet bugün için gerçekten öyle. Ama yarın hiç de öyle olmayabilir.

10 yıl önceden yazdıklarım, birer birer çıktı, çıkmaya da devam ediyor.

10 yıl önce yazdıklarımı, başkalarının ağzından duymaktan başlangıçta gurur duyuyordum. Ama 10 yıl önce verdiğim ‘Matbaayı ıskaladık, İnternet'i ıskalamayalım. Sanayi çağını kaçırdık, çok çok az bir yatırımla lideri bile olabileceğimiz bilgi çağını kaçırmayalım' örneklerini, Forumİstanbul'da Microsoft yöneticisi Emre Berkin'in ağzından duymak, gururdan çok acı veriyor artık.

Çünkü 10 yıl önceki yazılarımda bıkmadan usanmadan vurguladığım bir başka nokta da, ‘Bu yeni çağı yakalamakta yılların, ayların değil dakikaların bile önemi olduğu' idi. 10 yıl sonra Türkiye'yi Bilgi Toplumu'na taşımak gibi önemli bir hedef koyan Forumİstanbul'da, forum boyunca söylenen en isabetli laf bile olsa, hálá aynı cümleleri duymak istemiyor insan.

10 yıl olmasa bile beş yıldan uzun bir süredir de İnternet'i sansürlemeyi kolaylaştıracak yatırımların yapılmasını, stratejilerin izlenmesini eleştiriyorum. Türkiye'de tüm İnternet çıkışlarının tek elden, Türk Telekom'un sahip olduğu çıkışlar üzerinden yapılmasına çalışılıyor. İnternet altyapısının tamamının Türk Telekom'un işletmesinde olmasına, özel erişim sağlayıcıların bu altyapıyı pazarlayan şirketler haline getirilmesine uğraşılıyor. Hızlı İnternet bağlantısı sağlayan ADSL isimli nispeten yeni teknolojiyle verilen erişim hizmeti, Telekomünikasyon Kurulu tarafından tamamen Türk Telekom'un tekeline bırakılmış durumda. Rekabet olanağı kalmayan özel şirketler ölüme terk edildi.

Öte yandan Türk Telekom yurtdışı çıkışlarına kaşeleme cihazları takıyor. Tekelleşme tamamlanırsa, bu kaşe cihazları sayesinde siteler kolayca sansürlenebilecek. İşin ilginç yanı, kaşe cihazlarının teknik özelliklerinin, sansür yapıldığında kimsenin ruhunun duymayacağı şekilde yapılabilmesine bile olanak vermesi.

Ağlayacaksanız n'olur şimdi, meme için ağlayın. Bir, iki yıl sonra iş işten geçtikten sonra değil...

Doğru sözlere ne eklenebilir ki... Asırlardan Milenyum yıllardan 2005'e GELDİK BEYLER ! BİLGİ ,DENEYİM VE KÜLTÜR NE ZAMAN EGEMEN OLACAK YA DA SAYGI GÖRECEK BU ÜLKEDE!

BAYBARS HOCA

BANA WEB SAYFANI GÖSTER SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM (ÖBT)

(Gelecek yazılarımdan birini başlığı aynı zamanda!)

 

 

 

  İnternet ve e-Ticaret'in hayatımızı,dünyayı ,bilimi ,ticareti etkinliğimizi, verimliliğimizi ve etkenliğimizi ve hatta mutluluğumuzu nasıl değiştirdiğini anlatmaya kalkmak özellikle bu alanda at koşturanlara karşı hakaret olur gibime geliyor.

  Ama bilgisayar,İnternet,e-ticaret,e-iş ve e-pazarlama e-vb konularını seven çok kişi gibi ,bütün bunların bende önce ne gibi heyecanlar yarattığından çok kısa bahsetmek istiyorum; Örneğin, bir ICQ ile ,bir messenger ile,dostlarımla sevdiklerimle şakalaşmak için hislerimi belli etmek için sık kullandığım bir emoticon ve bir smiley center ile, e-gruplar, web shot,internetten müzik dinlemek,mp3 yapmak, bir CD üretimi olayı ile tanışmak,bizzat üretmek ve özellikle bir outlook express ve greeting cards ile tanışmak...Nefis tasarımlı ilk doğum günü kutlama kartını almak ve göndermek ilk kez 1960 yılında tanışıp iyisi ile kötüsüyle ,üzüntüleriyle, eziyeti ile yararları ile uzun bir evlilik yaptığım daktilo ile ilişkilerinin sona ermesi.... Tabii işin bilimsel yanı da ayrı... Elektronik kitap,elektronik veri tabanları,pdf dosyalarını indirmenin verdiği keyfi,daha sonra word'ü pdf'ye, pdf'yi word'e çevirme, dijital fotolar,hergün bir benim yendiğim, bir onun beni yenip kızdırdığı zalim (!) web chess (satrancı)) ile tanışmak.. Asıl yaratıcılığa açık powerpoint ile tanışmak.(NOT: Bu konuda özellikle Yrd.Doç.Dr. Pınar Süral Özer'den çok yardım gördüm. İlk power point hocam desem yeridir. Kendisine müteşekkirim) . Kalder toplantısı için sunumumu tamamen onunla birlikte -bir yandan onun bana öğretmesiyle- hazırladık. Özellikle animasyonlardan çok keyif alıyordum Pınar da beni kırmayıp,coşkumu görünce, her slaydı zaman alan animasyonlarla doldurmama ses çıkarmadı. Ne var ki,Efes Oteli'nin Kongre salonunda çok geniş alanda ben sunumumu, yaparken o da slide gösterilerini ayarlarken, ben ipin ucunu kaçırdım slidelar yani Pınar bana yetişemez oldu.En sonunda akıllı bir kararla uygun bir yerde gösteriyi kesti. Başkaları fazla anlamadı ama beni için çok komikti.O gün bugündür power point sunumunda animasyonlara pek yer vermem . O daha çok 4-5 slide'ı olup da zamanı uzatmak isteyenlere uygun.

  İnternet çıkmadan önce dünyanın her tarafından edindiğim 100'ü aşkın dostumla yılda en az iki kez mektuplaşırdım. Son zamanlarda giderek hem ben hem dostlarım için bu elyazısı ile mektuplaşmalar zor olmaya başlamıştı. Portföy geniş olunca yetişemiyordum. O nedenle benim gibi ,doğrudan çıkar amaçlı yani yalakalık olduğunu görebildiklerim dışında, gelen her mektuba (pardon maile) cevap veren benim için mailleşmek (!) tam bir kurtarıcı ve müjde oldu. Sevinçten uçuyordum. Nerden bilebilirdim yıllar sonra bu kez outlook express adres listemin (hem de değişik web adreslerimde) sürekli dolmaya başlayacağını ve sözde bir tıklama cevaplarımda bile aksamalar ya da gecikmeler başlayacağını...

  Özellikle genç asistan arkadaşlarıma ve öğrencilere vurgulamak istediğim bir şey , bilgisayar ve internet/outlook express öncesi bilimle uğraşırken nelerden geçtiğimiz: Dışarıdan bir kitap getirtmek için önce yayınevine daktilo ile mektup (10-15 gün gidiş),onlarda bilgi ve katalog isteme, oradan cevap gelmesi (10-15 gün bazen bir ay),sonra proforma istenmesi (biray),sonra Merkez bankasına gidiş ve para yatırıp döviz çeki alınması ,sonra tekrar yayıncıya postalama (15 gün) ,onun kitabı surface (yüzeysel) posta (kargo) ile göndermesi. Uçak ile çok pahalıydı. Kitabın ya a kitapların gelmesi de 3 ila 6 ay arası. Sonra git gümrüğe adamlara hesap ver. Kitabı binbir bürokrasi kırtasiye ile çek. Makale getirtmek de anı şeydi. Bugünkü durum ile karşılaştırmayayım sizler biliyorsunuz.

Daktilo ile çalışmak ise bambaşka bişey.İlk daktiloyu rahmetli babamla İzmit'te 1960 yılında almıştık:Sonra Ankara Anafartalarda ikinci daktiloyu aldık. Daktilo ile yazı yazmak şöyleydi; bi sayfayı yazmak yarım saat ile 45 dakika sürebilirdi. Tam sayfayı yazarsın , bi hata yaparsın ya berbat daktilo silgileri ya da daksil ile silmek istersin güzel görünmez cart yırtıp atarsın. Ömür törpüsü. Marj ayarları vb çok zordu. Bazen karbon şeritler kopardı. Onları yeniden makarasına yerleştirirken ellerimiz simsiyah olurdu. Akşamları geç vakitlere kadar yazarken komşular duymasın diye daktilo altına bez,kumaş ,battaniye vb yerleştirirdik. Doktora ve doçentlik tezlerini para ile yazdırmak zorunda kaldım. Doçentik tezimi İstanbulda şampiyon daktilo kursunda IBM Word Processor daktilo ile iki günde yazdılar. Yıl 1980. Ücreti 60.000 TL ! Sanırım maaşlar 2000 TL idi. Fedakarlıktı.Vermek istemeyenler veya veremeyenler kendileri yazardı.

  Ben bu köşede mütevazı ölçülerde konu ile ilgili bir şeylere işaret etmeye ve yazmaya başlamadan önce , bu işe ve bu keyfe nasıl başladığımı yani kişisel tarihçemi ve kilometre taşlarımı anlatarak girmek istiyorum.

Benim bilgisayarla tanışmam önce FORTRAN IV ile Michigan State Üniversitesi'nde seçimlik ders alarak oldu. Hiç sevemedim. Benim hızıma ve sabırsızlığıma uymuyordu.(Bugüne kadar üç dört tane de klavye kırdım!) Çünkü o zamanla bilgisayarlar bir oda büyüklüğündeydi ve punch card ile çalışırdı.Yine de 1969'da 50.000 kişiyi üç günde üniversiteye (ben de dahil) nasıl kayıt yaptıklarını görünce çok şaşırmıştım. 1977-1978 ‘de Belçika'a Flaman üniversitesinde ziyaretçi öğretim elemanı olarak bulunurken , 1981-1982 döneminde birinci Fulbright ödülü ile ABD'ye gittiğimde Miami Üniversitesi'nde ilk masa üstü bilgisayarları gördüm. Arkasından Türkiye'ye gelince Fakülte'de Apple'la ile tanışıp kullanmaya başladım. Sonra Fakülte'ye bilgisayar olayı uykuya yattı. Asıl bilgisayarla haşır neşir olmam 1999-2000 yılına denk geliyor.Pazarlama kitabımın önsözünde de belirttiğim gibi ,bu konudaki ilk itici gücü İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'nden çok sevgili saygıdeğer iki bilim adamı arkadaşımdan aldım. Sevgili Prof.Dr.İsmail Kaya ve Prof.Dr.Mehmet Karafakioğlu ! Bu değerli arkadaşlarım bir ziyaret sırasında ,bence çok önemli bir iş olarak hazırladıkları WORDPERFECT kitabını armağan etiler. Kitabı aldığımda baştan aşaı okudum ama itiraf edeyim bir şey anlamadım. Daha sonra şimdi Deniz Bilimleri Enstitüsü'ne geçmiş olan Doç.Dr.Funda Yercan'a kitabı alıp uygulamayı göstermesini rica ettim. Aşağı yukarı üç dört ay içinde hergün bir zaman ayırarak wordperfecti epeyce kıvırdım. Kendisine burada bir daha teşekkür ediyorum. Bu arada yaptığım yanlışlar ve çözüm yollarını içeren 150-175 sayfa dolayında da bir dosya hazırladım. Sekreterime daktilo ettirip isteyenlere dağıttım. Arkadan ilk bilgisayarımı Yabim'den aldım (Datamate! Bu ismi de çok sevmiştim yazık oldu şirket gitti) . Ayrıca o sırada Almanya da olan Tarık adındaki çok sevdiğim eski bir öğrencimden de bana kitap getirmesini rica ettim. O da nefis bir İngilizce kitap getirdi (Onu sonra bizim kütüphaneye hediye ettim). Onu tam okumaya başlamıştım. İzmir'de SAP'ın bölge sorumlusu eski öğrencim sevgili Selim Besimzade ile bir vesile ile karşılaştım. “Hocam bırakın Wordperfecti artık Word'e geçmelisiniz” dedi. Ben de “Selimciğim ya zaten Wordperfect'i öğrenmek için göbeğim çatladı. Bu saatten sonra bu karda kışta kalk şimdi Word'e geç “ olur mu” dedim.”Olur hocam ben size biraz gösteririm” dedi. Ondan sonra bana selam verdi borçlu çıktı bir ay başına ekşidim. Bu arada bir de Panasonic printer aldım. Ayrıca kalın Word kitaplarından birer örnek edindim. O sıralarda pazarlama kitabımının 7.baskısına hazırlanıyordum. Artık kendi ev bilgisayarımda (O zaman daha fakültemizde bilgisayar yoktu!) kitabımı yazmaya başladım.Acemilikler ve hatalar birbirini takip eti. Artık önüme gelene gelmeyene,doğruda ya da telefonlarla ,olur olmaz saatlerde, soru soruyordum. İnsanlar sorularımdan usanmışlardı. Bazen şeytanın aklına gelmeyecek sorular da sorduğum oluyordu. Kuşkusuz, bu arada (halen de yaptığım gibi) hatalardan çıkarılan derslerin notlarını tutuyordum (Bugün 300 sayfayı geçti!). Sonuçta 1991-97 yılları arasında 1000 sayfalık pazarlama kitabımın aklınıza gelebilecek herşeyini, tasarımı ve sayfa sayfa printi dahil, ona buna (daha doğrusu çok değerli gençlere) sorarak bitirdim:bu yolla bir taraftan bilgisayarı öğrenerek, bir taraftan kitap yazmış oldum.Yolda giderken Akser'den aziz dostum Yusuf Serdaroğlu ile Faruk Çubukçu'nun olağanüstü güzel desteklerini gördüm. Şu anda EÜ' İİBF'ye geçmiş bulunan eski öğrencim,asistanım sevgili Sertaç Çakı'nın da öğrenme yolunda çok yardımlarını gördüm. Unutmamam gereken bir başka grup da ,rektörlükte İsmail ,Yahya ve diğer uzman arkadaşların her zaman her konuda normal görevleri dışında işlerini severek yapan özverili destekleri oldu hem fonsiyonel hem teknik. İsimlerini şu anda hatırlayamadığım isimsiz kahraman insanlar da vardır eminim. Hatırladıkça yazacağım.

  Bir yandan kitap yazmanın, öte yandan da o kitabı yazacak bilgisayar bilgilerini öğrenmenin ne menem bir iş olduğunu ancak bu işi bilenler bilir. Bu konuyu kitabımın önsözünde aşağıdaki satırlarla sanırım en iyi açıklamışımdır:

“ Mütevazı da olsa yazmak ve hele kitap yazmanın ne denli bir ömür törpüsü olduğunu bilen bilir. Ancak her şeyde olduğu gibi bu iş de severek yapılırsa iş değişir. Tüm sıkıntılar ve ödenen bedeller sonunda duyulan ve de geçici olmayan bir iç huzuru ve mutlulukla karşılanır. Severek yapmanın kaynağı da yaptığınız işi genel olarak beğenip, bunu hem arkanızdan hem de açıkça yüzünüze karşı dile getirenlerdir. Aşağıda bir bölümünün isimlerini verebildiğim çok değerli,öğretim görevlisi,yardımcı doçent,doçent ve profesör meslektaşlarım,arkadaşlarım ve dostlarım kitabımın ilk baskılarını benimseyerek, yıllarca okutarak, tavsiye ederek beni yüreklendirdiler. Yeni çıkacak kitabınızı özlemle beklediklerini söyleyen eski ve yeni öğrenci ve diğer profesyonel yöneticileri ve size yazan,telefon eden hiç tanımadığınız kişileri görünce gittiğiniz uzun yokuşun doğruluğunu düşünüp güç alırsınız.. Sizin için en önemli şey sizden doğrudan ivedi bir çıkarı kalmamış ya da hiç olmayan olan kişilerin övgüleri ve gözlerindeki parıltılardır. Özellikle pırıl pırıl genç araştırma görevlileri (asistanlar) ile Türkiye'nin her yerinden beni yıllarca arayan firma satış danışmanları, müdürler,iş adamları,genel müdürler, reklam, danışmanlık,araştırma şirketleri mensupları,basın mensupları ve diğerleri eski baskıdan daha fazlasını üretecek sabrı ve özeni gösterebilmem için bana güç verdiler. Örneğin, hiç tanımadığım bir Bülent Yergin'in “kitabınızı başucu kitabı gibi bekliyorum” sözleri. Pazarlamanın isim babası ve hocaların hocası çok değerli Mehmet Oluç hocamın sürekli irşadları ile Türkiye Pazarlama Derneği başkanı değerli bilim adamı hocamız ve ağabeyim Prof.Dr.Tunç Erem in sürekli övgüleri gibi. Ve kuşkusuz dünya pazarlama literatürünün önde gelen isimlerinden büyük hoca ve dost Prof.Dr.Philip Kotler 'ın 2.9.1986'da Uluslararası bir Kongre'de Principles of Marketing kitabının ikinci baskısının iç kapağına yazdığı şu sözler bana ilk kıvılcımı ve sonraki ateşi verdi.

“ To Omer ,

I am pleased to hear about your interest in developing an appropriate text for Turkey. I am looking forward to possible joint work” .

Ne yazık ki , az kişinin nail olabileceği bu onurlu işbirliği daha dalında engellendi. Ben de tüm bu insanların gösterdikleri ve hiçbir paranın satın alamayacağı eşsiz sevgi, ilgi ve destekleriyle çıtayı son altı yılda bir üste çıkarmaya çalıştım.

Yine de yazarlar ve yazanlar bilir...Üretim kahırlıdır,ilişki kaybıdır,kazanç kaybıdır, üretirken kahırlıdır, ürettikten sonra kahırlıdır...Kitap yazarken sevdiklerinizden dostarınızdan ve yaşamdan saatler, günler ve aylar kaçırırsınız, uzak kalırsınız.. Bu uzak kalışların sonuncusu ve en uzunu benim için 1992-1993'ten itibaren başladı. Kitabın revizyonuna başladığım 1992-1993 yıllarından sonra pazarlama'daki gelişmelerin teorik ve uygulamalı dinamiğinin,beni -kendi tercihimle- sürüklediği büyüleyici atmosferinin uzunca bir zaman alabileceğini biliyordum ama 4 yıl ve yaklaşık 25000 saat sürecek bir yolculuğa ya da serüvene çıkacağımı aklımın ucundan bile geçirmiyordum. Ama yapmam gerektiğine inandığım bir şeyi yaptım. Bu yolculuğun kim için,ne için yapıldığını ve neye malolduğunu daha önce yazdığım üç kitap ile doktora ve doçentlik tezlerimden az çok biliyordum. Evet,bu çabalar öncelikle her yıl karşıma gelecek olan kendi öğrencilerim,sonra yüzlerini göremediğim, isimlerini ve sayısını bilmediğim okuyucu içindi...

Bu çabaların bana olan maliyetine girmeden aşağıdaki duruma bir göz atılırsa ; Bir gün sabah kalkıp bilgisayarınızın hard diskinin düğmesine bastığınızda,

  “Disk boot failure” ve sonra da “invalid-drive specification”

gibi sözlerle karşılaşırsanız ve yarım yamalak bir bilgisayar bilgisiyle yazmakta olduğunuz kitabın çalışmak istediğiniz bölümlerini açamazsanız ve neyin, neden olduğunu bilmezseniz ve de o sırada şehir dışındaysanız....Onları tamir ettirmek için kalkıp en az bir gün harcarsanız..Ve o sırada bazı back-up'lara karşın yine de “acaba disk harap oldu 25000 saatim gitti mi?” diye serviste adım adım 1 günlük korkunç bir stres yaşarsanız...Tam tamir oldu derken ertesi sabah ekranın kablo ucundaki küçük bir vidanın sıkıştığını görürseniz, alet olmadığı için bir türlü gevşetemezseniz ....Saate karşı yarışırsanız...her şeyi daha iyi anlarsınız...

Diğer maliyetlere gelince...Aileyle, yakınlarla ve sevdiğiniz dostlarla geçirilecek zaman ,kaçırılan alış veriş zevkleri, giyilemeyen giysiler,seyredilemeyen filmler,unutulan hayaller ...Çalışırken sürekli yaptığınız sesli hedef tazeleme talimlerinde,yaşamı ve paylaşamadığınız zamanları, kitabın bitimine endeksleyerek bıktırdığınız eşiniz, kızınız, anneniz, kardeşleriniz, ağabeyiniz,akrabalarınız, dostlarınız, arkadaşlarınız... Tennesse Williams 'ın “ Kanatlanan zaman kuşu” (!) gibi hızla gelip geçen zamanlar... Sevdiklerinize ayıramadığınız ilgi ve zamanlar için yaşadığınız suçluluk duygusu...

İnsan dostuysanız her zaman ama galiba en çok kitap yazarken daima bir iç hesaplaşması yaşarsınız. Sevdiklerinizden kaçırdığınız ve onlara ayıramadığınız zamanların, kaçan sohbetlerin,sevgi anlarının suçluluk kompleksi yakanızı bırakmaz. Bir yanda sizi seven, sizin sevdiklerinizden, tanıdıklarınızdan oluşan nisbeten daha dar bir çevre, öte yanda da hiç tanımadığınız, belki de yüzyüze tanışamayacağınız yüzlerce ya da binlerce okuyucu ve genç vardır...Ödediğiniz diğer bedeller ise, bazı kestirmecilerin hiçbir zaman anlayamayacakları, yıllar aktıkça bu dünyadan şu veya bu nedenle birer birer kopan dostlarınızı,yakınlarınızı ya da başkalarını gördükçe,kalanlarla daha fazla beraber olmak için duyulan iç sıkıntısı ve yaşanan bilişsel çelişkiler,ortadan kalkıp kalkıp, çalışma masasını tekrar tekrar dolduran kâğıt ve kitap yığınının yarattığı görüntü kirliliği,günlük olaylara mütevazı da olsa bir görüşle katkıda bulunmaya çalıştığınız gazete köşe yazılarından uzak kalışın,belirtemediğiniz görüşlerin sıkıntıları, teptiğiniz nisbeten daha kolay başka ekonomik kazançlar, bilgisayar ekranı sayesinde artırdığınız gözlük numaraları, istemeyerek de olsa,teşbihte hata olmazsa, yarattığınız filmdeki Mozart 'ın hocası Antonio Salieri gibilerinin ya da diğer dönüşü olmayan yola girmiş plagiarist 'lerin kaçınılmaz, egzistansiyalist (varoluşçu) sıkıntılarının ezeli ve ebedi okları, radyo, TV,basın, konferans,kitap,makale vb yollarıyla yirmibeş yıllık kamuoyunun önündeki bir meslek yaşamına karşın, bir üretimle, nisbeten iyi kabul gören bir üretimle, ortaya çıkmanın,yine de izleri kalan, (agorafobi) sıkıntıları, yeni üretiminizi yayınlatıp yayınlatamayacağınızın, yayınlanırsa hâlâ bir eksiğinin kalıp kalmadığının,yazma süresi uzayınca bilgilerin eskimesi kaygıları, üretiminizin ne derece kabul göreceğini bilememenin sıkıntıları ve Thomas Carlyle 'nin bunu bana daha iyi hatırlatan şu sözleri ; “Tekrar tekrar okunduğunda daha iyi hale getirilemeyecek hiçbir kitap okunmaya değmez.” ve daha başka bedeller...

Gerçekten de, bu kitap yazılırken bu ve benzeri bedeller ödendi. Bir arada yakınlarımın bir bölümü bana olan inançlarını kaybetmediklerini tekrarlarken diğer bir bölümü de,benim diğer sayısız uğraşlarımı da gördükleri için, zaman zaman bu kitabın bitişi konusundaki kaygılarını dile getirdiler. Bense Rudyard Kipling 'in şiirinde olduğu gibi “Herkes senden umudu kestiğinde sen kendine olan inancını kaybetmezsen...” mısraını kendi kendime teselli için tekrarlayıp duruyordum.

Sonunda kitap bitti. Bu kitabın bitişiyle birlikte bilgisayarlarımın dörtyıldan beri yazlığa yazılarak sürdürdükleri yaz tatili de sona ermiş bulunmaktadır (!) . Ancak bu kez önce aileme ve sonra da yakınlarıma teşekkür etmiyorum özür diliyorum. Teşekkürlerim aşağıda kitabın yazımı sırasında çeşitli şekillerde benim harcadığım saatlerin dışında bir kelimele de olsa destek verenlere...”

Bugün masa üstü olarak üçüncü bilgisayarı eskittim.Lap top olarak da ikinciye geçtim. İlk Laptop'umu almaya hazırlanırken, bilime inanan sevgili Demir Sabancı büyük bir sürprizle HP Omnibok'umu armağan olarak gönderdi (Bunun öyküsünü bir ara anılar kısmında yazacağım!).

1999-2000 yılında Sosyal Bilimler Enstitüsü master programları yapılırken e-ticaret dersini önerdim ,koydurdum ve halen o dersi vermekteyim.

2001-2002'de Michigan State Ünivesitesi'nde ikinci Fulbright bursu ile elektronik ticaret üzerine araştırmalarda bulunmak üzere gittiğimde önce orada bu dersleri veren sevgili Cenk ile tanıştım ve bana okuttuğu dersin kitabını imzalayıp armağan etti. Kuşkusuz okuttuğum,pazarlama, perakendecilik ve tüketici davranışları kitapları da artık elektronik ticarete bol bol yer veriyordu. Okuturken de çok şey öğrendim. Bugün de Emre,İbrahim,Pınar Özkan kimi bulursam sorarım. (BENDEN KİMSE KAÇAMAZ )

Tabii bir de okuduğum Türkçe ve yabancı dilde kitaplar, makaleler,çeviriler, haberler ve üye olduğum siteler var.Türkçe kitaplar arasına değerli öğretim elemanı Şule Özmen,Coşkun Dolanbay,Fatih Öncü'nün kompakt az ve özlü ilgilerini herkes yararlı olacağına inanıyorum.

Kuşkusuz, asla pas geçemeyeceğim bi kardeşim daha var . O da şimdiki webmaster'ım Hakan Erkaya. Macromedia'yı da onu 5 saat esir ederek ondan öğrendim ve hala desteğini alıyorum. Sağolsun.

Bu arada daha bilgisayar öğrenmediğim zamanlarda İzmir Ticaret gazetesi'nde 1980'li yıllarda ? “Bilgisayarla hükümet kabinesi yönetimi” diye bir yazı yazdım. Sonra galiba Kara Şimşek'ten esinlenerek, “Konuşan Bilgisayarlar” diye başka bir yazı. Sonra da futbol maçlarında hekem hataların anında düzeltilmesi için bilgisayarda anına yararlanma üzerine bir başka yazı. Sanırım o zaman daha EDI vb konusunda bir bilgim yoktu. İlk mailler gelirken ,bir kasa bir masa misali, bir bilgisayar bir internet bağlantısı sahibi firmalaın ya da dot.com firmalarının, selamsız sabahsız gönderdikleri mailler ile yaptıkları diğer hatalar gözüme ilişmeye başladı 1998-1999 ve 2000'li yılların başlarında...Fazla olmasa da, ilk webmasterlar'dan bazılarının “küçük dağları ben yarattım havaları” ile okurlara kabalık ve çalıştıkları işyerlerine ve yöneticilerine “vazgeçilmez adam” muamelesi ile hava atmalarıyla da karşılaştım... Bu nedenledir ki, konuyu araştırmaya başladım, okamalarımı artırdım ve sonunda bilgilerimi bi proje haline getirip ABD'de araştırma yapmak üzere Fubright'a başvurdum. Her zaman söylediğim gibi ,bilgi denen şey üst üste dizilen tuğlalar gibi ileri katlara yol veren ve ileride de işinize yarayan şeyler oluyor. Nitekim , power point'leri vb çok önceden öğrenmiş ve hazır olmam ABD'de hem ders verirken hem de konferanslarımda çok işime yaradı.

Tüm bu süreç içerisinde, çıkan yayınları kitapları ve gazeteleri dergileri izlemeye çalışıyordum. Ama beni en çok etkileyen Hürriyet Gazetesi'nde her ciddi ve işini bilen ve seven insanların yaptığı gibi sessiz sedasız ,benim deyişimle, kaplumbağa gibi, internet ve elektronik ticaret alınında her türlü bilimsel ve pratik bilgleri güncel bilgileri yazan ve en sonunda da e-yaşam gazetesini çıkarar YURTSAN ATAKAN'ı kağıt üzerinde tanıdım.

Bu arkadaşı şahsen tanımıyorum,kendisinden hiçbir beklentim olamayacağı da açık... Ama ben değerli ve üreten insanlara bu dünyada yaşarken kredilerinin verilmesinden yanayım. Her ne kadar ben tescil makamı değilsem de , kişisel kanımca Yurtsan Atakan Türkiye'de bu konuların öncüsüdür ve benim de tiryakisi olduğum ,yazılarını, kupürlerini ve gazetelerini biriktirdiğim, çok değerli katkılar yapmaktadır. Her dürüst ve saydam insan gibi haklı olarak da zaman zaman bu önemli konunun önünde çağdışı birer engel olarak duranlara ,kıskançlık gösterisinde bulunanlara tepkiler vermektedir. Kendisinin katkılarını bu köşede eski ve yeni yazıları ile sık sık gündeme getirmeyi düşünüyorum. Özellikle de Türkçe F klavye konusundaki kampanyasını destekledim . Oyum ile. İlk Laptopum geldiğinde, benim gibi saatlerce bilgisayar başında bulunanlar için onun minicik üstelik de Q klavye alanında, dar alanında kısa paslaşmalar ile, yazmanın benim harcım olmadığını anlamıştım ve aklıma Ayşe Arman'ın laptop'unda firmanın gerekli düzeltmeleri yaptığını anlattığı yazısı geldi.Kendisine yazdım ve sordum, sağolsun derhal cevap verme nezaketini gösterdi. Ama ben çareyi external F klavye ile buldum. (Gerçi dış klavye ile ,hızım ve daktilo alışkanlığından ele şidetli tuşlama yüzünden bazı sorunla yaşamıyor değilim.!) Bu iş devlet işi ama Devlet napıyo son durumu bilmiyorum.

  Böylece bu sayfaya önce bu alana yıllardan beri çok emek vermiş ve vermekte olan, Yurtsan Atakan'ı ve onun yönetiminde çıkan e-yaşam ekini selamlamakla başlayalım. İsteyenler, www.hurriyet.com.tr'den ya da print gazeteden izleyebilirler. Aslında öğrencilerime tavsiye ediyorum. Ama ben ilk önce onun bir yazısını en kısa zamanda (bazen kendi eklemelerimle) buraya koyacağım. Gelecek yazıya kadar hoşça kalın!